1915 olayları ve Ermeni sorunu, dünya kamuoyunda aniden ortaya çıkmış bir tez değildir. Bu iddiaların Batı dünyasında sorgusuz sualsiz kabul görmesinin arkasında, kökleri 19. yüzyıla dayanan çok güçlü bir psikolojik ve algısal altyapı bulunmaktadır.
1915 olayları ve Ermeni sorunu, dünya kamuoyunda aniden ortaya çıkmış bir tez değildir. Bu iddiaların Batı dünyasında sorgusuz sualsiz kabul görmesinin arkasında, kökleri 19. yüzyıla dayanan çok güçlü bir psikolojik ve algısal altyapı bulunmaktadır.
Türk Akademisyenler Birliği tarafından düzenlenen etkinlikte, Türk dünyasında kamu diplomasisinin önemi, kurumsallaşma süreçleri ve bu süreçlerin gelecekteki Türk birliğine etkileri kapsamlı bir şekilde ele alındı. Toplantının ana konuşmacısı, Türkiye’den Orta Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada somut bir Türk dünyası inşa etmenin sosyokültürel yollarını ve geçmişten günümüze bu alanda yaşanan gelişmeleri katılımcılarla paylaştı.
Konuşmada, uluslararası sistemin çökmekte olduğu ve küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği modern dünyada, somut bir Türk dünyası kurma özleminin her Türk vatandaşında ve akademisyeninde var olduğu dile getirildi. Batılı kurumların taraflı işleyişinin özellikle Gazze ve Karabağ savaşlarında açıkça görüldüğünü ifade eden konuşmacı, bu yıkılan sistemin yerine yeni bir düzen kurulurken Türk dünyasının ancak sosyokültürel bir temelle inşa edilebileceğini vurguladı. Siyasi ve ticari ilişkilerin ötesine geçerek toplumsal tabanda güçlü bağlar kurmanın tek yolunun ise kamu diplomasisi olduğu belirtildi.
Batı dünyasının doğu toplumları karşısındaki tarihi üstünlüğünün ve hegemonyasını uzun süre koruyabilmesinin arkasındaki en temel kilit noktanın “kurumsallaşma” olduğu aktarıldı. 2000’li yıllardan itibaren Türk dünyasında ve Arap coğrafyasında çok sayıda kurum kurulmuş olmasına rağmen, bu kurumların çoğunlukla ortak karar alma ve bu kararları uygulama noktasında Batı’nın gerisinde kaldığı ifade edildi. Türk dünyasında gerçek ve somut bir birlikteliğin sağlanabilmesi için kurumsallaşmanın şart olduğu, ancak bunun bugünden yarına değil, uzun vadeli davranış kodlarını içeren bir “kurumsal kültür” meselesi olduğu kaydedildi.
İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsünün henüz tam anlamıyla hayata geçirilemediğine dikkat çekilerek, bu vizyonun sözde kalmayıp özde gerçekleştirilmesi gerektiği savunuldu. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan kurumsallaşma adımlarının, 2000’li yıllarda Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı (YTB) ve günümüzde Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ile yeni bir boyut kazandığı hatırlatıldı. Bu kurumların insani diplomasi, kalkınma, kültür ve diaspora diplomasisi gibi çok boyutlu alanlarda Türk dünyasını yakınlaştıran en önemli kurumsal araçlar haline geldiği belirtildi.
Günümüz dünyasının bir sosyal medya toplumu olduğuna değinilerek, Türk dünyasının dijital ve sanal alanda da inşa edilmesi gerektiği, bu doğrultuda İletişim Başkanlığı gibi kurumların medya forumları düzenlemesinin büyük önem taşıdığı ifade edildi. Ayrıca, Türk devletleri arasındaki ticari ve ekonomik ortaklıkların henüz istenen seviyede olmadığı aktarıldı. Bu eksikliği gidermek adına hem kamu diplomasisini hem de hedef ülkenin sosyokültürel yapısını çok iyi bilen “ülke uzmanı kamu diplomatlarına” acilen ihtiyaç duyulduğu vurgulandı.
Konuşmanın son bölümünde, Türk dünyasındaki en büyük sorunlardan birinin kısa ve orta vadeli politikalar izlenmesi, hükümet veya bürokrat değişimleriyle projelerin kesintiye uğraması olduğu ifade edildi. Tüm olumsuzluklara rağmen vazgeçmeden, çok katmanlı kamu diplomasisi faaliyetlerinin ısrarla sürdürülmesi gerektiğinin altı çizildi. Gerçekleştirilen bu akademik buluşmanın kendisinin bile canlı bir kamu diplomasisi örneği olduğunu belirten konuşmacı, kurumsal eksikliğin bulunmadığını, asıl hedefin bu kurumlarda ortak bir kültür yaratarak gelecekteki krizlerde ortak refleksler verebilen siyasi bir Türk dünyası oluşturmak olduğunu ifade ederek sözlerini tamamladı.
Türk Akademisyenler Birliği’nin haftalık toplantısında Prof. Dr. Ali Fuat Gökçe, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki son gelişmeleri jeopolitik, ekonomik ve askeri boyutlarıyla değerlendirdi. Sunumda bölgedeki çatışmaların arkasında enerji, ticaret yolları ve küresel güç rekabetinin belirleyici olduğu vurgulandı.
Toplantıda özellikle Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), Gazze merkezli gelişmeler ve büyük güçlerin bölgedeki stratejik hamleleri ele alındı. Yeni ticaret yollarının güvenliği ile bölgedeki çatışmalar arasında doğrudan ilişki kurulan sunumda, İsrail’in Gazze politikası ve bölgedeki askeri hareketliliğin bu çerçevede okunması gerektiği ifade edildi. Ayrıca Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin konumu, Kıbrıs meselesi ve bölgedeki enerji-jeopolitik rekabetin artan önemi vurgulandı. Kıbrıs’ın askeri ve stratejik açıdan “sabit uçak gemisi” niteliği taşıdığı belirtilirken, bölgedeki ittifakların ve askeri yığınakların Türkiye açısından yeni riskler doğurduğuna dikkat çekildi.