Hocalı’da yaşananlar, yalnızca bir coğrafyanın değil, insanlığın ortak hafızasında derin ve silinmez bir yara olarak yer almıştır. Hocalı Katliamı sırasında hayatını kaybeden masum sivilleri rahmetle anıyor; geride kalanların acısını yürekten paylaşıyoruz. Bu elim olay, savaşın en ağır bedelini her zaman sivillerin ödediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Acının dili, sınırı ve milliyeti yoktur. Bu nedenle Hocalı’da hayatını kaybeden kadınları, çocukları ve yaşlıları saygıyla anarken; benzer trajedilerin bir daha yaşanmaması için insanlık olarak ortak bir vicdan geliştirilmesi gerektiğini hatırlıyoruz. Unutulmamalıdır ki geçmişle yüzleşmek, gelecekte barış ve adaletin tesis edilmesinin en önemli adımlarından biridir.
Bu vesileyle, hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyor; insanlık onurunun korunması adına adaletin ve hakikatin her zaman savunulması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.
Türk Akademisyenler Birliği tarafından düzenlenen panel, Ramazan ayının manevi atmosferine ve Doğu Türkistan’da ibadetlerini özgürce yerine getiremeyen Müslümanlara yönelik iyi temennilerle açılmaktadır. Oturum başkanı, İslam düşüncesinde akıl ve nakil dengesini masaya yatırmak üzere panelin ana konuşmacıları olan Prof. Dr. Ali Rıza Gül ve Prof. Dr. Nail Karagöz’ün akademik özgeçmişlerini, özellikle Hanefi-Mâturîdî geleneği üzerine yaptıkları değerli çalışmaları izleyicilere takdim ederek sözü uzmanlara bırakmaktadır.
İlk olarak söz alan Prof. Dr. Ali Rıza Gül, felsefi ve dini açıdan akıl kavramının kapsamlı bir tanımını yapmaktadır. Aklı; insanın kavram üretme, nedensellik ilişkileri kurma, tutarlılık sağlama ve mantıklı çıkarımlarda bulunma yeteneği olarak tanımlayan Gül, bu yetinin bilimsel doğruları inceleyen teorik boyutu ile ahlaki ve hukuki sorumlulukları belirleyen pratik boyutu olduğunu ifade etmektedir. Her şeyi çözebilen sınırsız bir akıl rasyonalizminin aksine, insan aklının veri eksikliği ve belirsizlikler nedeniyle yapısal olarak sınırlı ancak sürekli gelişime açık bir yapıda olduğunu vurgulamaktadır.
Gül, Mâturîdî akılcılığının Batı’da ortaya çıkan ve nakli tamamen dışlayan rasyonalizmden çok farklı bir zeminde durduğunu belirtmektedir. İmam Mâturîdî de dahil olmak üzere hiçbir İslam aliminin kutsal metinleri, yani Kur’an ve hadisi devre dışı bırakarak sırf akılla dini bir sonuca varmayı hedeflemediğini anlatmaktadır. Mâturîdî geleneğinde akıl, Allah’ın varlığının ispatında, kutsal metinlerin doğru yorumlanmasında ve metinde açıkça yer almayan yeni toplumsal meselelere fıkhi çözümler üretilmesinde güçlü bir anlama ve meşrulaştırma aracı olarak konumlandırılmaktadır.
Konuşmasının devamında Gül, Mâturîdî’nin din ile şeriatı birbirinden tamamen kopardığı ve dini yalnızca inançtan ibaret görerek toplumsal kuralları dışladığı yönündeki modern iddialara karşı çıkmaktadır. Mâturîdî’nin tefsirinde ameli, hukuku ve toplumsal düzen kurallarını dinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiğini çeşitli ayetler üzerinden delillendirmektedir. Mâturîdî’nin İslam dünyasında ilk kez dirayet, yani akla ve yoruma dayalı güçlü bir tefsir yazarak çığır açtığını; ne akıl için nakli ne de nakil için aklı feda etmeden muazzam bir denge kurduğunu ifade etmektedir.
İkinci konuşmacı olan Prof. Dr. Nail Karagöz ise Sünni düşünce geleneği içindeki fikir akımlarına odaklanarak Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî’nin “Ashab-ı Rey” yani akıl ve rey taraftarı cephesinde yer aldığını açıklamaktadır. Mâturîdî’nin daha eserlerinin başında akıl, nakil (haber) ve duyuları üç temel bilgi kaynağı olarak sistemleştirdiğini aktaran Karagöz, onun eleştirel yöntemine dikkat çekmektedir. Mâturîdî’nin önüne getirilen bir rivayeti sadece güçlü bir isim zincirine dayanıyor diye hemen kabul etmediğini, gelen bilgiyi mutlaka Kur’an bütünlüğüne ve akla uygunluk süzgecinden geçirdiğini, söze odaklanıp söyleyenin otoritesine takılmadığını vurgulamaktadır.
Karagöz, Mâturîdî’nin din ve şeriat alanlarında akıl ile nakil arasında adeta bir alan ayarlaması yaptığını savunmaktadır. Buna göre, hiçbir vahiyle karşılaşmamış bir insan bile sağlıklı bir akıl yürütmeyle Allah’ın varlığını ve birliğini bilmekle yükümlüdür; burası aklın zorunlu alanıdır. Ancak ibadetlerin nasıl yapılacağı, şükrün hangi kurallarla somutlaşacağı gibi ameli ve şer’i konular ihtimallerle dolu olduğundan, burada dışarıdan bir rehbere, yani peygamberlerin getirdiği nakli bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır. Mâturîdî’nin kutsal metin yorumlarına kesinlik içeren “tefsir” yerine “tevil” demesi de aklın farklı yorum ihtimallerine alan açma gayesinden kaynaklanmaktadır.
Panelin son bölümünde Karagöz, günümüzde Mâturîdîliği tüm modern dertleri bir anda çözecek sihirli bir formül gibi sunmanın ya da onu tamamen seküler bir kalıba sokmaya çalışmanın doğru bir yaklaşım olmadığını ifade etmektedir. Önemli olanın, Mâturîdî’nin miras bıraktığı akıl-nakil, sabit-değişken ve teori-uygulama dengesini kavramak ve bu metodolojiyi güncelleyerek bugünün sorunlarına taşımak olduğunu belirtmektedir. Ebu Hanife’nin özlü fikirlerini en iyi sistemleştiren ismin Mâturîdî olduğunu hatırlatan Karagöz, geçmişten sadece bir kül yığını değil, geleceği aydınlatacak bir köz alarak ilerlemek gerektiği düşüncesiyle konuşmasını sonlandırmaktadır.
Son yıllarda küresel ekonomide yaşanan belirsizlikler, jeopolitik riskler ve makroekonomik dalgalanmalar, geleneksel ve güvenilir bir liman olan altına yönelik ilgiyi tarihin en yüksek seviyelerine ulaştırdı. Türk Akademisyenler Birliği tarafından düzenlenen panelde Dr. Bilal Bağış ve Dr. Sezer Bozkuş Kahyaoğlu, altının bu yükseliş trendini, arka planındaki yapısal nedenleri ve küresel finansal sistemdeki eksen kaymalarını detaylı bir şekilde masaya yatırdı. Akademisyenler, altın fiyatlarında kırılan rekorların geçici bir dalgalanma olmadığını, aksine küresel finansal sistemdeki yapısal bir değişimin habercisi olduğunu vurguladı.
Bu yapısal değişimin ve altının yeniden yükselişinin arkasındaki en temel nedenlerin başında, özellikle gelişmiş ülkelerin rezerv para birimleri üzerinden yürüttüğü kontrolsüz para basma politikaları geliyor. 2008 küresel finans krizi ve ardından yaşanan pandemi döneminde piyasaya sürülen trilyonlarca dolarlık karşılıksız para, ulusal ve itibari para birimlerine olan güveni ciddi şekilde zedeledi. Bunun yanı sıra, küresel finansal sistemin ve SWIFT gibi mekanizmaların büyük güçler tarafından birer ekonomik yaptırım silahı olarak kullanılması, Rusya ve Çin başta olmak üzere birçok ülkeyi dolar dışı alternatif arayışlarına ve doğrudan altın rezervlerini artırmaya itti.Panelde dikkat çeken en önemli tespitlerden biri de altının klasik anlamda bir “yatırım enstrümanı” olarak değil, yüzyıllardır değerini ispatlamış bir birikim ve koruma aracı olarak konumlandırılması gerektiği oldu.
Tarihsel sürece bakıldığında, 1970’li yıllarda Bretton Woods sisteminin resmen kaldırılmasıyla altının küresel sahnedeki resmi rolü azalmış gibi görünse de merkez bankaları bu değerli madenden hiçbir zaman vazgeçmedi. Günümüzde ise küresel ekonomide tarihi bir eşikten geçiliyor; merkez bankalarının altın rezervleri, 1970’lerden sonra ilk kez ABD doları cinsi rezervlerin üzerine çıkmaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 8-9 bin tonluk devasa stokuyla bu alandaki öncülüğünü korurken, Almanya, Fransa ve İtalya gibi majör ekonomiler de rezervlerini her zaman yüksek tuttu.Türkiye de bu stratejik dönüşümü yakından takip ederek, özellikle 2017-2018 yıllarından sonra yurt dışındaki altınlarını fiziksel olarak kendi topraklarına çekti ve bugün 600 tonu aşan rezerviyle dünyada ilk 10 ülke arasında yer almayı başardı.
Küresel finansal düzenin bu denli çalkantılı olmasının arkasında “Güç Geçiş Teorisi” ve son dönemde belirginleşen “Trump Faktörü” yatıyor. Mevcut uluslararası sistem her ne kadar ABD merkezli dolar düzenine dayalı olsa da Çin gibi yükselen güçlerin sistemi zorlaması ve mevcut hegemonik güçle aralarındaki ekonomik yakınsama, küresel gerilimleri ve krizleri tetikliyor. Bu noktada ABD Başkanı Trump’ın gümrük tarifeleri, küresel ticaret ve Fed başkanlığına yönelik agresif söylemleri piyasaların kimyasını bozarak anlık likidite dalgalanmalarına yol açıyor. Güven ortamının sarsıldığı bu çok kutuplu dünyada, yatırımcıların anlık şoklardan kaçmak için doğrudan altına sığınması kaçınılmaz bir refleks haline geliyor.
Panelde katılımcıların merak ettiği bir diğer önemli konu ise altın ile gümüş ve diğer endüstriyel metaller arasındaki ilişkiydi. Gümüş, özellikle yenilenebilir enerji ve elektronik sektöründeki yoğun kullanımı nedeniyle ciddi bir talep görse de altın kadar istikrarlı bir grafik çizemiyor. Küresel piyasalarda yaşanan bir sarsıntıda altın %10 değer kaybederken gümüşün %30’lara varan oranlarda sert düşüşler yaşaması, altının tarihsel genel kabulünün ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Yatırımcıların kriz anlarında bazen altının da aniden düştüğünü görerek şaşırması ise “Margin Call” (teminat tamamlama çağrısı) mekanizmasıyla açıklanıyor;kaldıraçlı piyasalarda sıkışan büyük yatırımcılar, zararlarını kapatabilmek için ellerindeki en likit ve güvenilir varlık olan altını hızla satıp nakde dönmek zorunda kalıyor. Ancak bu düşüşler kısa vadeli baskılardan ibaret kalıyor ve altın orta-uzun vadede gücünü koruyor.
Geleceğin finansal mimarisi incelendiğinde, sistemin çok kutuplu ve oldukça sancılı bir geçiş döneminde olduğu net bir şekilde görülüyor. Çin, ikili ticaret anlaşmaları ve dijital para hamleleriyle Yuan’ı uluslararasılaştırmaya çalışsa da derin ve likit sermaye piyasaları ile hukuki altyapısı nedeniyle doların yerini kısa vadede tamamen almak oldukça zor görünüyor. Öte yandan, finans dünyası Yapay Zeka (AI), siber güvenlik ve dağıtık piyasa yapıları (blokzincir) gibi teknolojilerle kökten bir dönüşümün eşiğinde bulunuyor. Uzmanların ortak görüşüne göre, finansın ve enerjinin yapay zeka sistemleri içinde yeniden tanımlanacağı bu karmaşık, teknolojik ve dijital gelecekte bile, insanoğlunun en kararlı ve en güvenli korunma kalkanı yine fiziksel altın olmaya devam edecek.